İlk Osmanlı Başkenti Bursa :

Bursa
1071 yılından sonra Anadolu’yu fethetmeye baÅŸlayan Selçuklular; bölgeye Asya’dan getirdikleri Türk boylarını yerleÅŸtirme çabalarına girdiler. Selçuklu İmparatorluÄŸu’nun zayıflayıp dağılmaya baÅŸlaması üzerine kurulan Anadolu beyliklerinden Osmanlı BeyliÄŸi, kısa zamanda geliÅŸip çevresindeki Tekfurlar’ın arazilerini de alarak güçlenip büyüdü.
Osmanlı BeyliÄŸi’nin kurucusu, 1258 yılında Söğüt kasabasında doÄŸan Osman Bey’di. 1299′da Bilecik, Yenikent, İnegöl ve İznik de BeyliÄŸin topraklarına katıldı. Altıyüz yılı aÅŸkın hüküm sürecek olan Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun temelleri atılmıştı. Osman Gazi’nin baÅŸarılarıyla Osmanlı BeyliÄŸi’nin güçlenmesi karşısında kuÅŸkulanmaya baÅŸlayan Bursa tekfuru Atranos, Bizans’tan dilediÄŸi yardımlara, Kestel ve Kite tekfurlarının güçlerini katarak 1301′de Koyunhisar’da Osmanlı ordusu ile çarpışmaya baÅŸladı. Savaşın galibi Osman Bey’in orduları oldu.
Artık Türkler’in hazırlıkları yavaÅŸ yavaÅŸ baÅŸlamıştı. Tekfurlar’ın bu olaydan sonra da birlik halinde çalıştıklarını gören Osman Bey, 1317 yılında kenti kuÅŸatmaya doÄŸru ilk adımı attı. Öncelikle deniz iliÅŸkisinin kesilmesi gerektiÄŸinden, Kaplıca tarafında bir kale yaptırıp, kardeÅŸinin oÄŸlu Ak Timur’u kumandan tayin etti. Osmarı Bey’in kölesi Balabancık da daÄŸ tarafına yapılan kaleden sorumluydu. Bu bölgelerden halkın kente giriÅŸ ve çıkışları engellenmiÅŸti. Atranos Beyce kalesini yıkan Türkler, Pınarbaşı’na karargahlarını kurdular. Osman Gazi kuÅŸatma için gerekenleri yaptıktan sonra kumandayı, oÄŸlu Orhan Bey’e devrederek Yenikent’e döndü.
KuÅŸatma sekiz yıl sürdü. Hastalıklarla boÄŸuÅŸmaya baÅŸlayan Osman Gazi’nin sefere gidip savaÅŸacak dermanı kalmamıştı. OÄŸlu Orhan Gazi’ye kenti ele geçirme emrini verdi. Orhan Gazi önce Evrenos Kalesi’ni aldı. Kale tekfuru daÄŸlara kaçtı. Artık hedef Bursa’ydı. Orhan Gazi, Bursa tekfuruna Mihal Bey’i gönderip, teslim olmasını istedi. Tekfur, Orhan Gazi’den bağışlanmasını isteyerek, kıymetli elbiseleri ile kırk bin altın gönderdi. Orhan Gazi babasının onayını aldıktan sonra, Tekfur’un ailesinin ve adamlarının kaleden ayrılıp Gemlik sahiline ulaÅŸabilmeleri için gerekli izni verdi. Tekfur ve beraberindekiler buradan bir gemiyle İstanbul’a doÄŸru yola çıktılar. 1326 yılında Bursa artık Türkler’indi.
Kentin alındığı haberi, hastalığı çok ÅŸiddetlenen Osman Gazi’ye ölüm yatağında ulaÅŸtırılabildi. Saltanatı Orhan Gazi’ye bırakan Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun ilk Sultanı yüzünde bir tebessümle yaÅŸama veda etti. Bursa’nın alınması Osmanlı BeyliÄŸi için bir dönüm noktası olmuÅŸtu. Dedesi ErtuÄŸrul Gazi’nin yaÅŸamını yitirdiÄŸi 1281 yılında doÄŸan Orhan bin Osman, artık Osmanlı sultanlarının ikincisiydi. Sultan’ın aÄŸabeyi birgün huzura çıkıp, saltanat için üç ÅŸey yapması gerektiÄŸini söyledi. İlki, adına sikke bastırmaktı. İkincisi diÄŸer insanlardan farklı kıyafetler giymek, üçüncüsü ise yaya askerine hazineden uIufe tayin etmekti. Önceleri sikke, Selçuklu sultanları adına bastırılırdı. 1328′de Orhan Gazi, adına sikke bastıran ilk Osmanlı Sultanı oldu. Kılık kıyafette de yenilikler yapıldı. Kırmızı ve siyah renklerde giysileri olan askerler, artık beyaz renkte üniformalar giymeye baÅŸladılar.
Bithynia, Roma ve Bizans’ı yaÅŸayan Bursa, 1335 yılında Osmanlı’ya ilk baÅŸkent oldu. Saltanatı yaklaşık 35 yıl süren Orhan Gazi, 1360 yılında yaÅŸama veda ederken, yerini oÄŸlu Murad’a bıraktı. 1326 yılında doÄŸan Sultan Murad han bin Orhan bin Osman Gazi, Osmanlı sultanlarının üçüncüsüydü. Hüdavendigar adıyla ünlenmiÅŸti.
1362′de Edirne kenti ele geçirildi. Murad-ı Hüdavendigar bir gece düşünde, ak sakallı, nur yüzlü bir kimseyle yarenlik ederken, o kiÅŸi ona Edirne’de bir saray yaptırmasını söylediÄŸinden, Edirne’de büyük bir saray inÅŸa ettirildi. Daha sonra baÅŸkentliÄŸi Edirne üstlendi. Sonraki yıllarda da Bursa önemini hiç yitirmedi.
1399′da Yıldırım Bayezid, su tedavisine çok önem verilen Bursa Darüşşifası’nı kurdu. 1402′de kente giren Timur orduları medrese, cami gibi binalara büyük zararlar verdiler ve kentte yangınlar çıkardılar. 1429′da veba salgını kenti kasıp kavurdu. 1482′de Cem Sultan Bursa’da 18 günlük sultanlığına baÅŸladığında kendi adına para da bastırmıştı. YetiÅŸen II. Bayezid ordularıyla çarpışmaya mecbur kalan Cem, kenti yenilmiÅŸ olarak terketti.
Bursa üslubu :
Osmanlı yapı sanatında, önce zaptedilen Bizans ülkelerinin mimarisine doÄŸru bir eÄŸilim gözlendi. Bu ülkeler, yeni sahiplerine aynı zamanda eski mimari tekniÄŸinde ustalaÅŸmış olan birçok duvarcı, oymacı ve zanaatçılar da vermiÅŸti. Bu yeni yapılar, Anadolu beyliklerinin anıtlarından farklıydılar. Ve Bursa üslubu böyle doÄŸdu. Bursa mimarisi İstanbul’un fethinden sonra da yaÅŸadı. Edirne ve İstanbul’daki ilk anıtların yapımında genellikle bu üslup kullanıldı. T biçimi plana uygun yapı tipi de 14. yy’da geliÅŸti ve Bursa’daki “selatin camileri”nin hemen tamamı bu plana uygun olarak inÅŸa edildi. Üst kısmından yüksek horizontal bir hatla baÄŸlanan “Bursa kemeri” ise, iki çeyrek daireden oluÅŸur, fazla bir taşıma gücüne sahip olmadığından daha çok dekoratif iÅŸlerde kullanılırdı.
Ulucami :
Bursa Ulucami, ilk devir İslam mimarisinin payeler ve sütunlar üzerine düz çatı ile örtülü avlulu camiler gurubuna girer. 1399′da Yıldırım Bayezid tarafından mimar Ali Neccar’a yaptırılan Ulucami, 20 kubbe, iki büyük minareden oluÅŸan beyaz renkli heybetli bir camidir. Her biri dört köşeli 12 ayak üstünde duran hemen hemen birbirine eÅŸit kubbelerinden ortadakinin üstü camlıdır. Cami’de ünlü hattatlar tarafından yazılmış yüzdoksaniki adet sabit veya levha olarak yazı vardır.
YeÅŸil Camii :
Bursa üslubu, YeÅŸil Cami ile baÅŸlamaktadır. YeÅŸil Camisi, Çelebi Sultan Mehmed tarafından 1419′da mimar Vezir Hacı İvaz PaÅŸa’ya yaptırıldı. Çini ustası Mecnun Mehmed’dir. Ön yüzü, pencereleri, kapısı, kitabeleri, kapı tavanı mermer işçiliÄŸinin en güzel örneklerindendir. Bursa ve İznik’teki ilk camilerde, DoÄŸu sanatlarına özgü her türlü abartılı süslemelerden uzak, uyumlu ve sade bir tarz kullanıldı. Osmanlı süsleme sanatının düzenlemedeki güzelliÄŸi de giderek yeni ustalarını kazandırdı. Osmanlılar devrinde ilk nakkaÅŸ, 1423′de YeÅŸil Cami’nin bütün süslemelerini yaparak Ali İbn İlyas Ali adıyla tanındı.
Muradiye Camii :
İkinci Murad’ın 1426-1428 yılları arasında yaptırdığı Muradiye Camisi, ters T planı ve bütün özellikleri ile Bursa mimari üslubunu taşır. 1855 yılında Bursa’ya büyük zarar veren depremde, Muradiye Camisi’nin de kubbeleri ve iki minaresi yıkıldı. 1902 yılında yeniden yapılırken, mihrab ve minberde günün modasına uygun olarak rokoko süslemeler kullanıldı.
Emir Sultan Camii :
Emir Sultan Camisi’nin avlu revaklarında görülen ahÅŸap kaÅŸ kemerler, Bursa kemerinin en güzel örneklerindendir. İznik ve Bursa’da yapılan dört köşe pencerelerin etrafı çok defa mukarnaslarla iÅŸlenerek, üstüne Rumi motiflerle süslü alınlıklar yerleÅŸtirildi.
Sivil mimari :
Orhan Bey’in Bursa’yı fethinden sonra geliÅŸen mimari tarzıyla yapılan deÄŸerli evlerde, süsleme hemen göze çarpardı. ÇoÄŸunun şömineleri vardı. Bu evlerin pencereleri yukarıda olup, alçı arasına renkli camlar yerleÅŸtirilir ve ahÅŸap bir çerçeve ile çevrilirlerdi. Bursa evlerinin belli baÅŸlı süslemesi, duvarlarda, tavanlarda ve dolap kapaklarında bulunurdu. Ondokuz ve yirminci yüzyılın ilk dönemlerinin ürünü sivil mimarlık örnekleri kentin çok zengin bir kültür mirasına sahip olmasını saÄŸladı.
Portreler Bursa göçleri en fazla yaÅŸayan kentlerden biri oldu. Nüfusunu tarihin geliÅŸimi içinde buraya göçen, farklı yerlerden gelen çeÅŸitli halklar ya da topluluklar renklendirdi. Orta Asya’dan Anadolu yarımadasına gelen Türkler de bir göç yoÄŸunluÄŸu yarattılar kentte. Göçler, 1530-1575 arasında kentin nüfusunu iki katına çıkardı.
OrtaçaÄŸ’dan kalma köylerde Rumlar yüzyıllardan beri yaÅŸamaktaydı. Mora’nın fethiyle Fatih döneminde de kente Rum göçmenler yerleÅŸtirildi.
İlk kez Orhan Bey zamanında Kütahya’daki Ermeniler buraya geldi. Fatih Sultan Mehmed tarafından 1461′de İstanbul’da kurulan Ermeni Patrikhanesi’ne Bursa Metropoliti Ovakim Patrik seçildi. Yahudi ve Rumlar’a tanınan yetkiler onlara da verildi. Süryani, HabeÅŸ ve Kıpti kiliseleri de bu PatrikliÄŸe baÄŸlandı. 19. yy. başından baÅŸlayarak DoÄŸu’da yaÅŸayan Ermeniler Bursa’ya yoÄŸun olarak göç ettiler. Bursa’daki Ermeniler’in çoÄŸunluÄŸu Setbaşı bölgesinde yaÅŸamaktaydı. Vali Hacı İzzet PaÅŸa’nın çıkardığı, yarı resmi sayılacak Bursa’nın ilk gazetesi Hüdavendigar’ın 82. sayısından baÅŸlayarak bir bölümü Ermenice olarak yayımlanmaya baÅŸladı. Bursa’da M.Ö. 79 yılında Yahudiler’in bir kolonisi olduÄŸu söylenmekle birlikte,kentte asıl güçlerini, Sultan Orhan’ın, Bursa’yı baÅŸkent yaptıktan sonra verdiÄŸi bir mahalle ve sinagog inÅŸa etme izni ile birlikte kazandılar. Yahudiler’in büyük bir bölümü, ticaret, terzilik ve bankerlikle uÄŸraşırken, bir bölümü de kuyumculuk yapmaktaydılar. 1877-1878 yıllarında yaÅŸanan Osmanlı-Rus Savaşı’nda iÅŸgale uÄŸrayan Rumeli ve Kafkasya’daki Müslümanlar’ın büyük bir çoÄŸunluÄŸu da Bursa’ya göç ettiler. Yalnızca Rusçuk’tan otuz bin göçmen geldi. Bu göçmenlerin çoÄŸu Gürcüler ve Tatarlar’dı. Kafkasya’dan gelenler Yıldırım, Kazan’dan gelenler Mollaarap, Kırım’dan gelenler ise Alacahırka’ya yerleÅŸtirildiler. Bursa’da çok eski tarihlerden beri Kıptiler de yaÅŸamaktaydı. Hıdırellez günü, UludaÄŸ eteklerindeki Kireç Ocakları bölgesine çıkıp eÄŸlenceler düzenlerler ve baÅŸkanları Çeribaşı’nı seçerlerdi. Kanberler ve Demirkapı mahallelerinde yaÅŸarlardı.
Yirminci yüzyılın başında, Bursa’da; Almanya, İngiltere, Avusturya-Macaristan, İspanya, İtalya, Fransa, Belçika, Yunanistan ve İran’ın konsoloslukları bulunmaktaydı. Yine aynı tarihlerde yapılan sayımda nüfusun % 9.84′ünü Rumlar, % 6.66’sını Ermeniler, %18′ini diÄŸerleri, geri kalan bölümünü Müslüman Türkler oluÅŸturmaktaydı.1903 yılında, Vilayet Genel Meclisi’nde, Müftü Ali Rıza Efendi ile birlikte, Rum Metropoliti, Ermeni BaÅŸpiskoposu Natalyan Efendi, Ermeni Katolik Murahhası ArÅŸoni Efendi, Piskopos Artin Efendi, Hahambaşı MoÅŸe Hayim Efendi de vardı. Bursa merkezde çalışan diplomalı hekimlerin 5′i Türk olup, toplam 19 kiÅŸiydiler. Toplamı 17 kiÅŸi olan eczacıların ise 4′ü Türk’tü.
Bursa’nın renklerinden biri de her yıl yapılan sümbül bayramı kutlamalarıydı. Kentin çevresini göz alabildiÄŸine saran sümbül bahçelerine halk hoşça bir zaman geçirmek için giderdi. Bu bahçeler, haftanın üç günü kadınlara, dört günü de erkeklere açık tutulurdu. Kentin bütününün sümbüle büründüğü 1869 yılının bir bahar günü, Bursalı kadınlar bahçelerden birinde ÅŸarkılar söyleyerek eÄŸlenirlerken, aralarına iki erkek girer. Konu Bursa Adliyesi’ne yansır. Sorguya çekilenler yabancı olduklarını, bu nedenle o gün çiçek bahçelerini gezmenin erkeklere yasak olduÄŸunu bilmediklerini söyleyerek kendilerini savunurlar. Gerekçeleri nedeniyle affedilirler ama olay Bursa Mahkeme-i Åžeriyesi’nin kayıtlarına geçer.
Bursa’nın çok eski yıllardan süzülüp gelen zengin yemek kültürünün içinde kuÅŸkusuz en ünlüsü kebaptır. 1836′da Bursa’yı gezmeye giden Helmut von Moltke, Türkiye Mektupları’nda kebabın lezzetinden ve ucuzluÄŸundan söz eder: “… Öğlen yemeÄŸimizi tam Türk tarzında, kebapçıda yedik; ellerimizi yıkadıktan sonra masa başına deÄŸil, masanın üzerine oturduk. Bu sırada bacaklarımı nereye koyacağımı bilemiyordum. Derken tahta bir tepsi üstünde kebap, yani ÅŸiÅŸte piÅŸirilmiÅŸ ve ekmek hamuruna sarılmış küçük koyun eti parçaları geldi. Çok lezzetli bir yemek bu. Bunun üstüne de bir tabak mükemmel tuzlu zeytin, bir helva, yani Türkler’in çok sevdiÄŸi tatlı ve bir çanak ÅŸerbet (içine bir parça buz atılmış, suda haÅŸlama üzüm). İştahı açık iki yiyici için topu topu 120 para yani 5 ÅŸilin tutarı bir yemek bu. ”
Sürgünler kenti :
Ondokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Bursa, eski başkentlik günlerini çok gerilerde bırakmış, güzel yapılarla oluşan sokak dokularının ve yeşilin her tonunun sahibi olan Bursa artık bir sürgünler kentine dönüşmüştü.
Mevlanazade Rıfat, uzun seneler yurt dışında yönetime karşı çalışmalarını sürdürdükten sonra, kaçarı olmadığını anlayarak, İstanbul’a gelip, polis müdüriyetine teslim olmuÅŸtu. Sıkıyönetim mahkemesinin hakkında daha önceden vermiÅŸ olduÄŸu karar hükmü gereÄŸince Bursa’da oturmaya mahkum edildi. Bu sürgün cezası ancak, Sultan II. Abdülhamid’in 27 Nisan 1909′da tahttan indirilmesi ve yerine 35. Osmanlı Sultanı olarak V. Mehmed ReÅŸad’ın geçirilmesiyle sona erecekti. Yeni Sultanın tahta çıkmasından sonra, herkesle beraber Mevlanazade Rıfat da affa kavuÅŸarak Bursa’dan İstanbul’a döndü.
1906-1909 yılları arasında Bursa’da valilik yapan Mehmet Tevfik Bey’in anılarında da baÅŸka sürgünlerin izlerine rastlamak mümkündür. Mehmet Tevfik Bey, Sultan Murad’ın kızlarından Fehime Sultan’la olan ahbaplıklarından söz ederken, dostluklarının önemli bir nedeni olarak, vaktiyle Bursa’ya sürülmüş olan ve Sultan’ın eski günlerinden tanıdığı üç kızkardeÅŸe yaptığı iyilikleri göstermektedir. Biri Sultan Abdülhamid’in, diÄŸeri ReÅŸad Efendi’nin saraylılarından olan, üçüncüsü ise bu iki kardeÅŸin ablaları olup, saray dışında yaÅŸayan üç kızkardeÅŸ kendilerine Bursa’da bir ev alınıncaya kadar vali Mehmet Tevfik Bey’in evinde ağırlanırlar.
Gazi Osman PaÅŸa’nın ikinci oÄŸlu Kemaleddin Bey’in sürgüne gönderilme hikayesi ise ibret vericidir. Kemaleddin Bey, Sultan II. Abdülhamid’in kızlarından Naime Sultan’la evlidir. Bir ara hastalanan Naime Sultan’a, eve gelen Dr. Hakkı Åžinasi PaÅŸa tedavi amacıyla “kakodilat” enjekte eder. Bu arada damat Kemaleddin Bey ile ilgili, karısı Sultanla birlikte oturdukları sarayın yanıbaşındaki diÄŸer sarayda yaÅŸayan Sultan Murad’ın en büyük kızı Hatice Sultanı sevmekte olduÄŸu ve onunla evlenebilmek için doktora talimat vererek hasta karısı Sultana zehir şırınga ettirdiÄŸine dair bir dedikodu yayılır ve hatta saraya jurnal verilir. Tıpta bunun bir ilaç olarak da kullanıldığı söylense bile Abdülhamid’i ikna etmek mümkün olmaz. Kemaleddin Bey karısından boÅŸatılarak Bursa’ya sürülür, Dr. Hakkı Åžinasi PaÅŸa da baÅŸka yerlere. Kemaleddin Bey, Bursa’da kendisi için kiralanmış bir evde yaÅŸamaya baÅŸlar, dışarı çıkması yasaktır. Hünkar yaverlerinden Mustafa PaÅŸa adında bir Mirlivanın denetimi altında PadiÅŸah tüfekçilerinden deÄŸiÅŸik rütbeli birkaç subay Kemaleddin Bey’in kontrol altında tutulması görevini üstlenirler. Hepsi birlikte aynı evde yaÅŸarlar. Bu ünlü mahpusla dışarıdan hiç kimse gidip görüşemez, irade olmadıkça vali bile gidip hatırını soramaz.
Yine Sultan Murad’ın vefatından sonra gözdelerinden biri ile sayıları bir hayli fazla olan kalfaları, kendilerine onar lira maaÅŸ baÄŸlanarak Bursa’da sürgüne gönderilmiÅŸler, her birine birer ev alınacağı söylenmiÅŸ, talib olanlarla evlendirilmeleri de irade edilmiÅŸti. Çok sayıdaki bu kadınların herbirine Bursa’da evler alınıp, teker teker yerleÅŸtirilmeleri zaman alacağından, geldiklerinde hepsinin bir arada oturmaları için iki konak tutulmuÅŸtu.
Vilayet mektupçusu ile Maarif Müdürü de Bursa’ya sürülmüş memurlardandı. Necmeddin Molla’nın aÄŸabeyi Ali Ata, bir gün BoÄŸaziçi vapurlarından birinde yolculuk ederken, yanında oturan tanımadığı adamın sigarasından kendi sigarasını yakmıştı. Kim olduÄŸunu bilmediÄŸi bu adamın veliahd ReÅŸad Efendi’nin adamlarından biri çıkması ve durumun jurnallenmesi ile o da Bursa’ya sürülenler kervanına katılmıştı.
Bütün bunlardan baÅŸka, o sıralarda Bursa’ya sürülmüş ünlü Fehim PaÅŸa ile birlikte merkezde ve çevrede daha baÅŸka sürgünler de vardı.
Bursa’nın fethinden sonra Orhan Gazi’nin yaptırdığı külliyenin içinde, kentin ilk bedesteni olan ve dokuma ürünleri satılan Emir Hanı vardı. Daha sonra bedesten Yıldırım Bayezid tarafından yapılan yeni yerine taşınınca, deÄŸiÅŸik esnafı barındıran diÄŸer çarşılar bu bedestenin etrafında yer aldılar. Hacı İvaz PaÅŸa Çarşısı’nda; keçeciler, Sipahi Çarşısı’nda; yorgancılar, Gelincik Çarşısı’nda; hallaçlar ve terziler, Atpazarı’nda; hayvan alım satım iÅŸleri ile uÄŸraÅŸanlar, Kapan Çarşısı’nda; meyva alım satımı yapanlar, Tahıl Pazarı’nda; kuruyemişçiler ve Tahıl Hanı yakınında da ünlü Bursa baçakçıları bulunurdu.
Uzunçarşı, Bitpazarı, Tahtakale, Tavukpazarı, Bakırcılar çarşıları ve Pirinç Hanı, Tuz Hanı, İpek Hanı, Koza Hanı Bursa’da ticaretin can damarlarıydılar.
Esnaf :
Bursa’da her iÅŸ kolunda hizmet veren esnaf, kendilerini denetleyen, sıkı kontrol altında tutan örgütlere baÄŸlıydılar. Bu örgütler iÅŸinin ehli olmayanların dükkan açmasına izin vermezler, iÅŸinin ehli olan ustaların yarattıkları ürünlerin de baÅŸkaları tarafından kopya edilmesini engellerlerdi.
Esnafların işyeri açabilmeleri de uzun yıllara ve çıraklık, kalfalık ve ustalık aşamalarını geçmelerine bağlıydı. Büyük bir disiplinle yetiştirilen bu insanlar her yükselişlerinde onurlandırılırlardı. Çıraklar kalfalık hakkı kazandıklarında ustaları tarafından her sanatın kendi Kethüdasına, Yiğitbaşına ve diğer esnafa durum bildirilirdi. Davetliler kentin değişik mesire yerlerinde yemekli, şenlikli, güreşli eğlenceler düzenlerler, dualarla Yiğitbaşı çırağa peştemal bağlayarak kalfalık verirdi.
Bu kalfaların daha sonraki yıllarda ustalığa yükselmeleri yalnızca uzun yıllara ve büyük başarılara bağlı değildi. Her meslek gurubunun ustaları belli sayılarda olduğundan, yeni gelecek kalfaya yer bulunması gerekir, ancak bir usta öldüğünde veya işi kapattığında bu şans yakalanabilirdi. Açılan yere en kıdemli kalfa yine törenlerle usta olarak seçilirdi.
1833 yılında Konstanz Bey’in ve 1843 yılında Boduryan Efendi’nin ipek fabrikaları ile birlikte kentte yavaÅŸ yavaÅŸ endüstrileÅŸmeye doÄŸru bir geçiÅŸ yaÅŸanmaya baÅŸlandı.
İpek böcekçiliği :
BaÄŸcılık, meyvacılık, maden suları, sütlü mamuller, Gemlik ve Mudanya’da zeytincilik gibi pek çok tarıma dayalı zenginliÄŸi olan Bursa, civarında yetiÅŸen dut aÄŸaçları nedeniyle de ipek böcekçiliÄŸi için biçilmiÅŸ kaftandı.
İpek, kumaÅŸ olana kadar üretimi büyük emek isteyen bir ticaret dalıydı. İpekçiliÄŸin, ön üretimi olan tohumculuk ve kozadan baÅŸlayarak, her aÅŸaması bir riskti. Nitekim, önce Fransa’da baÅŸ gösteren ve 1860′lı yıllarda da Bursa’ya kadar ulaÅŸan Karataban hastalığı kent ve etraf böceklerini kaplamış ve ürün günden güne azalmıştı. Bu felaket, ipekböcekçiliÄŸi yapanları zor duruma düşürmüş, pek çok bölgede dut aÄŸaçları sökülmeye baÅŸlanmıştı. Hemen arkasından çarenin Fransa’da bulunduÄŸu haberleri geldi ve hastalıksız tohumlar getirildi. Böylece bir müddet bu dert geçiÅŸtirildi. Daha sonrasında ise, bu tohumlarında hastalıklı oldukları anlaşıldı.
2 Nisan 1888 tarihinde Åžehreküstü mahallesinde Kazaz Ahmet Muhtar Efendi’nin evi kiralanarak o zamanki adıyla Harir Darüttalimi adı verilen mektep açıldı. 1889 yılında ilk mezunlarını verdi. Mektep, daha geniÅŸ olan Setbaşı semtinde Burdurizade Osman Efendi’nin evine nakledildi. 1894 yılında Maksem civarında inÅŸa edilen binaya taşınarak adı İpek BöcekçiliÄŸi Enstitüsü oldu. Enstitü’nün idaresine getirilen Torkumyan Efendi, Pastör usulü tohum üretimi konusunda Bursa’da baÅŸarılı hizmetler görerek, çok sayıda öğrenci yetiÅŸtirdi.
Atkılı tezgahlarda dokuma :
Osmanlı İmparatorluÄŸu’nda dokumacılık merkezi olarak ilk akla gelen yer Bursa idi. 1850′lerin başında bu kentte buhar ve su gücü ile çalışan Avrupa’daki benzerleri gibi kurulmuÅŸ 14 ipek fabrikası vardı. Aynı cinsten Mudanya’da da iki fabrika vardı. Bursa’da tül iÅŸleyen, saf ve karışık ipek dokuyan 150-200 kadar tezgah çalışmaktaydı.
Bursa kumaşları üretiminde kullanılan atkılı tezgahlar çok basitti. Dikdörtgen bir çerçeve, bu çerçevenin üstünde iplikleri geren ve altında kumaşı saran iki merdane. Sırasıyla harekete geçen iplikleri dengeleyen ve gergin durmasını sağlayan kurşundan ağırlıklar. İpliklerin arasından geçen mekik. Bunları hareket ettirebilecek tezgah başındaki zanaatkar tarafından kullanılan bir pedal. Ağırlıklar hariç herşey ahşap.
Bursa, Bilecik ve Üsküdar’da çatma diye adlandırılan bir cins kadife kumaÅŸ dokunurdu. Bursa’da dokunan yünlü kumaÅŸların, ipekli kumaÅŸların ve diba adı verilen sırmalı ipek kumaÅŸların, her cins kadifenin ünü dünyaya yayılmıştı. Dokumalarıyla namlı olan Çin bile Bursa’dan kumaÅŸ satın almış; Macaristan, Polonya, İtalya ve Balkan ülkelerinin pazarları Bursa kumaÅŸlarıyla dolmuÅŸtu. 16. yy’da Bursa tezgahlarında dokunan kumaÅŸlar ve kadifeler her yerde aranıyor, olaÄŸanüstü bir zenginlikte dokunan dibalar, kadifeler, canfesler padiÅŸahlara, ÅŸehzadelere yapılan elbiselerde kullanılıyordu. Burada dokuma ustaları lonca halinde teÅŸkilatlanmışlardı. Dokumalar satışa çıkarılmadan önce ciddi bir kontrolden geçirilir, her kumaÅŸ damgalanırdı. Aranılan niteliklere sahip olmayan kumaÅŸlara ise devlet el koyardı. Her atölye belli bir kumaÅŸ türünde ustalaÅŸmıştı. Yabancı ülkelerden getirilen pamuk ipliÄŸi de ciddi ve sıkı bir incelemeden geçirilirdi. Pamuk ipliÄŸi her cumartesi günü Ulucami’nin avlusunda kurulan pazarda, ipek kozaları ise Koza Hanı’nda satılırdı.
18. yy’da baÅŸlayan yabancı rekabeti tezgah sahiplerini daha ucuz kumaÅŸ üretimine zorladığından, Bursa’nın eski dokumaları ve kumaÅŸları giderek iyi vasıflarını kaybetti.
Okullar :
Misyoner okulu
1834 yılının Ekim ayında, Amerikalı misyonerler önce İstanbul Pera’da bir erkek lisesi açmışlardı. Burası merkez olarak ele alınıp, 1839 yılına kadar, İzmir, Bursa ve Trabzon’da da okullar açıldı. Ders programları Batı’daki okulların programlarına uygun olan bu okullar kısa sürede kendini kabul ettirdi. Bursa’daki Amerikan Kız Okulu’nda 70 öğrenci okuyordu. Okulun 1893 yılı ders programında birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü sınıflarda okutulan dersler; Rumca veya Ermenice, aritmetik (Rumca veya Ermenice), coÄŸrafya (Rumca veya Ermenice), İngilizce, geometri, botanik (İngilizce), fizik, astronomi (İngilizce) ve tarih (İngilizce)’di.
Işıklar Askeri Lisesi
Okul 1845′de, Sultan Abdülmecid’in buyruÄŸu ile bugünkü Heykel Meydanı’nın bulunduÄŸu yerde kurulmuÅŸtu. Daha sonra Işıklar semtinde, alt katı kâgir, üst katı ahÅŸap olarak inÅŸa edilen bina, 10 Haziran 1892′de, Vali Münir PaÅŸa tarafından açıldı. 1894′de bu yapılara ikinci bina da eklenerek 500 öğrenci alacak duruma getirildi. 1911′de hastane kısmı da eklendi. İşgalde Yunan askerleri tarafından ahır olarak kullanılan bina, 11 Aralık 1922′de Askeri İdadi adı ile yeniden açıldı. Adını bulunduÄŸu bölge olan Bursa’nın en eski mahallelerinden birinden alarak, Işıklar Askeri Lisesi diye bilindi. Bir tepe üzerinde kurulu semtin adının ise, önceleri Aşıklar Tepesi olduÄŸu, giderek Işıklar’a dönüştüğü söylenmektedir.
Hamidiye Senayi Mektebi
10 nisan 1869 günü Filibos mahallesinde TürkmenoÄŸlu Konağı’nda Senayi Mektebi açıldı. Islahhane adı ile çaÄŸrılan bu okulda önceleri yalnızca dokumacılık öğretildi. İlk üretim olarak jandarmalar için elbiselik kumaÅŸ dokundu. Daha sonra kunduracılığın öğretilmesi için İstanbul’dan öğretim görevlileri ile birlikte yeni aletler getirildi. Giderek çalışmaları ile dikkat çekmeye baÅŸlayan Hamidiye Senayi Mektebi’nin ders programlarına 1900′lü yıllardan sonra Fransızca ve musiki dersleri de eklendi ve okulda bir bando kuruldu. 1906 yılında ise Hükümet Caddesi’nde okulun bir satış maÄŸazası açıldı. Okulu geliÅŸtirmek için neredeyse tüm Bursa halkı seferber oldu. Piyango tertip edildi ve Atıcılar mevkisinde düzenlenecek hayvan pazarından alınacak pazar resmi okula bırakıldı. 1906 yılında Bursalı Necip ve İstanbullu Mirat Efendiler, Avrupa’da imal ettirdikleri sigara kağıtlarını Hamidiye Senayi Mektebi Sigara Kağıdı adı altında satmak için ruhsat aldılar. Bu satışın tüm geliri de mektebe bırakılacaktı. Mektep ilk açıldığı konakta iki yıl kaldıktan sonra Tophane semtine taşındı.
Mülkiye İdadisi :
1885′de Mülkiye İdadisi adıyla bir erkek lisesi kuruldu. 1888 Temmuzu’nda dördüncü sınıftan beÅŸ efendi mezun verdi. Bu dört sınıflık okul 1890-1891 ders yılı sonuna kadar devam etti. 1891-1892 ders yılında yedi sınıflı oldu. 1901-1904 seneleri arasında kimyahane, yatakhane, yemekhane, teneffüshane bölümleri yapıldı ve 1906 yılında da hamam kısmı tamamlandı. 1909′dan sonra adı Mektebi Sultani oldu.
Ziraat Mektebi :
Vali Mahmut Celaleddin PaÅŸa tarafından, tarım konusunda bilgili elemanlar yetiÅŸtirmek üzere, 1891 yılının Mart ayında Hamitler Köyü Topal Mehmet AÄŸa’nın arazisinde Hüdavendigar Numune ÇiftliÄŸi Ziraat Mektebi 20 öğrenci ile öğretime baÅŸladı. Bu tarihten sonra okuldan uzun yıllar yaklaşık her yıl tatbiki eÄŸitim alan 15 öğrenci mezun oldu.
1904 yılında, Mülkiye İdadisi’nde 325, Hamidiye Senayi Mektebifıde 150, Ziraat Mektebı’ nde 78 öğrenci okumaktaydı. 1905′de Hamidiye Medresesi Muallimini adı ile bir okul açıldı. Daha sonra okul Darülmuallimin adını aldı.
Kaplıcalar :
Roma’dan Bizans’a
Bursa’da ilk hamamın Romalılar döneminde yapıldığı, Romalılar’ın ilk Bursa valisi Plinius tarafından yazılan bir mektuptan anlaşılmaktadır. DoÄŸu Roma imparatorlarından I. Jüstinyen zamanında da Bursa imar edilirken Pythia’daki (Çekirge) sıcak su kaynakları halkın kullanımına açıldı. Bu bölgedeki hamamlar Bizanslılar döneminde daha da önem kazandılar.
Osmanlı geleneğinde kaplıcalar
Evliya Çelebi Bursa’nın sudan ibaret olduÄŸunu söyler. Osmanlılar döneminde Bursa’nın ilk kaplıca inÅŸaatı, Jüstinyen’in iki kubbeli hamamına, Muradı Hüdavendigar’ın 1511′de iki kubbe daha ilave ettirmesiyle baÅŸladı. Saray erkanından, İstanbul’daki tanınmış kiÅŸilerden ve büyükelçilerden, seyahate çıkmış yabancı prenslere, yabancı alim ve yazarlardan, devlet adamlarına kadar pek çok kiÅŸi bu ÅŸifalı sulardan nasiplerini almak üzere Bursa’ya gelirlerdi. Bursa valisi Mehmet Tevfik Bey kaplıcalara gelen, Alman İmparaton.ı II. Wilhelm’in eÅŸi Augusta’nın erkek kardeÅŸi Duc de Holstein ve eÅŸini 6 Mayıs 1906′da, Bonapart ailesinden Prens Victor Napoleon’u 7 Haziran 1908′de, Carl Eduard Saxe Cobour dük ve düşesini de 4 Temmuz 1908′de ağırladı.
Soyunma yeri olarak bir giriş salonu veya camekân, bir soğukluk, bir de asıl yıkanılan yer halvet kısmından oluşan Bursa kaplıcası, Arif in divanında:
Girenler içinde kalur
Suyun dökünse can bulur
Nicelere derman olur
Kaplucası Bursa’nın diye tanımlanır.
Helmut von Moltke’nin Türkiye’den babasına yazdığı bir mektupda ise aynen şöyledir: “Türk hamamlarının keyfini sana evvelce yazmıştım. Bursa’dakiler suni deÄŸil, tabiattan öyle sıcaktır ki insanın büyük, dupduru havuza girince haÅŸlanmadan dışarı çıkabileceÄŸine önceden inanmayacağı gelir. GirdiÄŸimiz hamamın terasının harikulade güzel bir seyri vardı ve öyle rahattı ki insan bir türlü ayrılmak istemiyordu.”
Marmara’ya kucak açan kıyılar :
19. yy’da Hüdavendigar vilayetinin merkezi Bursa’ydı. Merkeze; Balıkesir, Karahisar-ı Sahip, Kütahya kazaları ve Gemlik, Pazarköy, Mudanya, Yalova, Karamürsel, Tirilye, Bilecik, Lefke, Gölpazarı, Söğüd, Mihaliç, Kirmasti, İnegöl, Yarhisar, Yenikent, İznik, Pazarcık sancakları baÄŸlıydı.
Bu kadar geniÅŸ topraklara sahip vilayetin Marmara Denizine ulaÅŸtığı önemli üç iskelesi vardı. Gemlik, Samanlı daÄŸlarının denize doÄŸru uzanarak Bozburun’u oluÅŸturduÄŸu yerden baÅŸlayan körfezin sonunda olup, evveldenberi tersaneleriyle ünlüydü. Gemlik’in poyraza kapalı bulunan limanı gemiler için sığınma yeriydi. Daha Kuzey’de bir iskele olan Yalova, karayolu ulaşımının zorluÄŸu açısından pek kullanışlı deÄŸildi. En çok kullanılan iskele ise, Bursa Ovası’nın Marmara Denizi’ne açıldığı bir kapı olan, dutluk, zeytinlik ve baÄŸlarla kaplı bölge Mudanya’ydı. Adı, Evliya Çelebi’ye göre Konstantiniyye tekfurunun kızı Mudanya’dan gelmekteydi.
1850′li yıllarda, sakin bir havada İstanbul’dan sekiz saat süren bir yolculuktan sonra Mudanya’ya varılırdı. Poyrazın sert estiÄŸi günlerde ise, Bozburun’un önünde kabaran dalgalar bu seferleri yapan küçük gemilerin körfezin giriÅŸinde sabahlamalarını gerektirir, Mudanya’ya ancak ertesi gün varılabilirdi
Karayolu :
Mudanya’ya gemiyle gelen kiÅŸinin, karaya ayak bastıktan sonra yalnızca atla Bursa’ya ulaÅŸabilmesi mümkündü. Etrafı baÄŸlık bahçelik verimli bir kara parçası olan yol boyunca, uzun bir zaman Marmara Denizi’nin çekici manzaraları, denizi çevreleyen tepeler görülürdü. YumuÅŸak bir eÄŸimden sonra deniz manzaraları biter, bu defa da ileride servi aÄŸaçlarıyla dolu bir ovadan yükselen kent görünürdü. Olympos’un ormanlarla kaplı dik yamaçları üzerinde can bulan bu kentte yüzden fazla beyaz minare ve yuvarlak kubbe göze çarpardı.
Bursa’ya iyice yaklaşıldığında bir köprüye ve Nilüfer Irmağı’na ulaşılırdı. Bu ırmak, koyu renk yapraklı dev gibi ceviz aÄŸaçlarının, açık yeÅŸil çınarların, zengin çayırlıklar ve dutlukların arasından kıvrıla kıvrıla akardı. Bursa’ya yaklaÅŸan her adım birbirinden daha çekici yeÅŸil sürprizler sunardı.
Demiryolu :
Osmanlı yöneticilerinin demiryoluna verdikleri önem 19. yüzyılın ikinci yarısında iyice artmıştı. Sultan Abdülaziz, 1871 yılında demiryolu ile ilgili bir irade yayımlattı. GerçekleÅŸtirilmesi düşünülen ana hat İstanbul-BaÄŸdat arasındaydı. Kurulan Asya Osmanlı Demiryolları’nın başına da Alman mühendis Wilhelm von Pressel getirildi. Pressel’in projesi HaydarpaÅŸa’dan baÅŸlıyor, bu ağın içinde Bursa-Mudanya hattı da yerini alıyordu. Mudanya’dan Bursa’ya doÄŸru raylar döşenmeye baÅŸlandı. Bu hat, 1874 yılında bitirilebildi. Bursa’ya ulaÅŸabilmek için 185.000 Osmanlı Lirası (4 200 000 Frank) masraf yapılmış ancak demiryolunun iÅŸletmeye açılması mümkün olamamıştı. Proje bir müddet için rafa kaldırıldı. Yarım kalan hattın inÅŸasına 17 yıl sonra baÅŸlanabildi. İmtiyazı almış olan M. Nagelmakers, Bursa- Mudanya Osmanlı Demiryolları, Åžirketi’ni kurarak hattı 1892 yılında hizmete açtı.
Bu yeni yolculuk biçimi ile Mudanya’dan kalkan tren iki saatte Bursa Acemler istasyonuna varırdı. Bu demiryolunu iÅŸleten yabancı ÅŸirket olduÄŸundan, tarifeler de alafranga saate göre yapılırdı. Bu durum karışıklıklara neden olduÄŸundan 5 Eylül 1892′de ÅŸirket tarafından çıkarılan bir yazı ile halk uyarılarak alafranga saate göre yolcuların kendilerini ayarlaması istendiyse de genel istek üzerine sonradan alaturka saate çevrildi.